Balat'ta sabahlar farklı kokar. Nemli taş, eski ahşap, komşunun çayı. Martılar uyanmadan önce birkaç dakika öyle kalır şehir — hareketsiz, soluk tutmuş gibi.
O sabah Defne tam bu sessizlikte uyandı. Gözlerini kırpıştırdı. Tavan. Sonra pencere. Sonra — bir ses. Metal bir şeyin taşa çarptığı, tuhaf, keskin bir ses.
Rüya mıydı?
Ayakları yere değdi. Soğuktu. Yine de pencereye yürüdü. Aşağıda, sarı binanın önündeki moloz yığınının tam ortasında bir şey parlıyordu. Gümüş gibi. Titrek.
Pijamasının üstüne kırmızı yağmurluğunu geçirdi, merdivenden indi — iki basamak birden atlayarak — ve sokağa çıktı. Çoraplarıyla.
Defne rüyada mı olduğunu kontrol etmek için ayak parmağını taşa sürdü. Acıttı.
Baykuş tüylerini kabarttı. Sonra indirdi.
Zeytin son basamaktan tökezleyerek fırladı. Elindeki portakal suyu bardağı havada bir tur attı — zarif, neredeyse güzeldi — sonra tam Defne'nin başının üstünde boşaldı.
Defne anahtarı gösterdi. İkisi aynı anda öne eğildi — iki kafa güm diye birbirine çarptı.
Defne anahtarı dikkatle kaldırdı. Hafifti. Üzerinde ince bir yazı vardı:
KÖR MERDİVEN — ÜÇ ADIM — GÜNEŞ DOĞARKEN
Tüy anten direğinden süzülerek aşağı indi ve Defne'nin omzuna kondu.
Tüy anlatmaya başladı. 1820 yılında, Balat'ta Yorgo adında bir Rum ustası yaşıyormuş. Ömrünü şehrin altındaki tünelleri haritalamakla geçirmiş.
KÖR MERDİVEN — ÜÇ ADIM — GÜNEŞ DOĞARKEN
Üçü birden döndü. Sokak boştu. Ama bir yerde — uzakta — bir adım sesi vardı.
Defne anahtarı tekrar inceledi. Yazının altında, neredeyse görünmez küçüklükte, bir şekil vardı. Üçgen — üç nokta, bir çizgi. Tüy'ün tüylerinde de aynı şekil vardı. Ama bunu henüz kimseye söylemedi.
Sabahın ilk ışıkları Haliç'in üzerinden sızıyordu. Sokaklar henüz uyanmamıştı — sadece bir manav kepenk açıyordu uzakta, bir kedi duvarın üzerinde geriniyordu.
Zeytin sırtındaki çantanın kayışını sıktı. İçinde yarım dürüm vardı. Kahvaltıdan kalmıştı.
İnci döndü. Sokağın öteki ucunda siyah montlu bir adam duruyordu. Onları görünce hemen saptı — ama geç kalmıştı.
Güneş tam o anda çatı kiremitlerinden sıyrılıp sokağa döküldü. Boyalı Kapı'nın yanındaki duvar sessizce ayrıldı. İçinde karanlık bir geçit vardı.
Geçit düşündüklerinden uzundu. Defne telefonunun fenerini açtı. Duvarlar nemli taştandı ama temizdi.
Zeytin çantasından yarım dürümü çıkardı. Yürürken ısırdı.
Kapı eski meşe ağacındandı — ama kilitli değildi. Sadece bekliyordu. Defne anahtarı soktu. Döndü. Tıkırdadı. Açıldı.
Oda beklenmedik kadar güzeldi. Tavanında küçük delikler vardı ve sabahın ışığı bu deliklerden süzülüyordu. Yıldızlar gibi.
Defne kutuyu açtı. İçinde altın yoktu. Mücevher yoktu. Sadece bir kâğıt. Ama kâğıdı açtığında dondu.
İstanbul'un tamamı oradaydı. Ama üstten değil — alttan. Yeraltı tünelleri, kayıp geçitler. Sayfalarca, el yazısıyla.
Defne son sayfaya geldi — durdu. Sayfa yarım kesilmişti. Elle yırtılmış gibi.
Defne yırtık kenarda küçük bir sembol gördü. Üçgen — üç nokta, bir çizgi. Tüy'ün tüylerinde de aynı şekil.
Geri dönmeleri gerekiyordu. Adam hâlâ dışarıda olabilirdi.
Zeytin çantasına uzandı. İçinde aradı. Yarım dürüm. Biraz ezilmişti ama hâlâ dürümdü.
İnci ağzını açtı. Kapattı. Açtı.
Zeytin dürümü fırlattı. Beklediler. Bir saniye. İki. Beş. Adım sesi geldi. Yaklaştı. Durdu. Uzaklaştı.
Balat'ın dar sokaklarında dördü yan yana yürüdü.
Peki o siyah montlu adam kim?
Eksik sayfa nerede?
Tüy'ün sırrı ne?